Benimde pek çok akrabamın yaşadığı Berlin’i biraz tanıyalım isterseniz…her ne kadar oraya gitmeyi arzu etsem de maalesef hayat şartları buna engel oldu..Heyecan verici, yüksek tempolu Berlin her gün değişimi yaşayan bir şehir.. Bir sergi şehri olan Berlin’de günümüze ait ilginç yapılar bulabilirsiniz. Yıllardır kentin görünümüne damga vuran inşaat çukurları ve şantiyelerinden yeni bir semt doğdu. Potsdamer Platz terkedilmiş boş bir araziden yüksek yapıların bulunduğu bir şehir bölgesi haline geldi. Kollhoff-Gökdeleni’nin bulunduğu izleme platformu; Daimler Chrysler Areal ve muhteşem çatı yapısıyla Sony-Kompleks’ine nefes kesici bir manzara sunuyor.
Büyükelçilikler ve bakanlıklar başkentte yer almakla birlikte elbette cam kubbesi ile meclis binası tüm ziyaretçiler için ilgi çekici bir eser. Cam kubbe sadece şehrin yeni sembolü olmakla kalmıyor aynı zamanda Berlin Cumhuriyeti’nin de şeffaflığını sergiliyorDünya’nın başka hiçbir metropol kenti Berlin kadar geniş yeşil alana sahip değil. Şehrin göbeğinde yer alan Tiergarten adeta kentin ciğeri gibi görev yapıyor. Berlin’in güney batısında yer alan Grünewald gezmek, bisikletle dolaşmak ve doğayı solumak için en uygun yerlerden biri. Aynı zamanda bir çok göl, güneşlenmek, yat gezileri ve nehir turları için ideal yerler. Çünkü Wannsee ve Mügelsee’de kumsal şehrin ortasında yer alıyor adeta. Botanik Bahçesi (Botanischer Garten) tropik bitki çeşitleri ile ziyaretçilerini egzotik bir rüya âlemine götürüyor. Hayvanat Bahçesi’nde (Zoologischer Garten) havyanlar dünyasının bireyleri eşsiz bir şekilde sergilenirken; özellikle su altı dünyası akvaryumları görülmeye değer. Marzahn’daki dinlenme parkındaki Dünya’nın Bahçesi (Gärten der Welt) Japon, Çin, Bali ve şark bahçe sanatları keşfedilebilir.
Şu hayat şartlarının zorluklarından biz büyükler etkilendiğimiz kadar çocuklarımızda bu durumdan etkileniyor…Yaman neden etkilenmiş bilinmez ama ben onu izlemeye doyamıyorum çok sevimli yaa……:)
Viyana denilince ilk akla gelen şey ne olabilir sizce?müziğin, doğanın, tarihin ve daha nice güzelliklerin içine yolculuktur Viyana….Arnavut kaldırımlı taşlardan yürürken, tarihin kokusu başınızı döndürüp, her an karşınıza soylu dükler ,baronlar, kabarık etekli baronezler çıkacak sanırsınız. O mistik hava sarmıştır her yanı… Ünlü besteci MOZART Viyana’nın sembolüdür adeta… Daha nice mimarisi , valsleri, tarihi ve filozoflarıyla bir çokimparatorluğu,ulusların geçtiği kenttir Viyana..Çeşitli isimlerle anılan tam 23 bölgeden oluşuyor Viyana. Şehrin tam merkezi, 1.Viyana (InnereStad), Franz Joseph’in yaptırdığı çevre yolu yani ‘Ring’ diye adlandırılıyor. Sol tarafınızda 1869 da Mozart’ın Don Juan ‘nıyla açılan muhteşem Opera binası yükselmekte. Opera binası Ring meydanında tamamlanan ilk bina olma özelliğini taşıyor, fakat ikinci dünya savaşında aldığı hasar nedeniyle tekrar onarılmak zorunda kalınıyor.Su zamana kadar da Gustav Mahler, Richard Strauss, Wilhelm Furtwängler, Karl Böhm und Herbert von Karajan ünlü isimlere, bestecilere orkestra seflere ev sahipliği yapıyor. Opera, yılın her son perşembesinde, düzenlenen dünyaca ünlü balo karnavalı ile Viyana’ya göz kamaştırıcı bir ışık saçıyorViyana’nın en işlek caddesi Kärntner Strassedir..Yanyana kafeler,gösterişli lüks mağazalar,sokak eğlenceleri sizi hem mutluluğun hemde alışveriş keyfinin doruklarına taşıyor.Alışverişe devam ederken,mağazaların hangisine gireceğinizi, Sisili fulardan, Mozartlı çikolatalardan, taş bebeklerden, ünlü Viyana porselenlerinden, Gustay Klimt’inyapıtlarıyla süslü kumaşlarından, çantalardan hangisini alacağınıza karar vermekte bayağı bir zorluk çekiyorsunuz. Bunun dışında en çarpıcı yapıtlardan biride mezarlar.Katakomplar( hıristiyan kayaların içine uzun dehlizler biçiminde yapmış oldukları mezarlar) kilisenin altında bulunuyordu ve orada bulunan ölüleri anmak için bulunan mezar taşları ise dışarıdaki duvarlara asılmıştır.Ayrıca Katakomplar yeraltı tünelleri ile boş yada dolu olmak üzere birçok odaya bağlanmakta, bazı odalar kilise haline getirilmiş ve burada dini ayinler düzenlenmiştir Şuanda viyana başpiskapos’u burada gömülü……
Pek çok kişinin aklında parti kültürü ve vitrinleri ’süsleyen’ kadınlarla iç içe girmiş olan Amsterdam şehri, bir yandan bunları içermekle birlikte, aslında gayet sessiz, huzurlu ve entelektüel bir yer. Şehrin nüfusu 700 bin kadar; ancak Amsterdam’ı sürekli gezmekte olan turistlerle bu sayı neredeyse iki katına çıkıyor. Çünkü ilginç biçimde, belli bir anda Amsterdam’da bulunan her iki kişiden birinin turist olması gibi tuhaf bir durum söz konusu. Şehirde yürürken fark edeceğiniz ilk şey de, muhtemelen, sizin de aslında bir üyesi olduğunuz bu turistler olacak: her tarafa yayılan otellerin girişlerinde, kafile halinde otobüse binerken, grup oluşturup alışveriş merkezi Kalverstraat’ı arşınlarken… Gözleriniz turistlere alıştıktan sonra, bu sefer burnunuz ortalıktaki yosun kokusuna alışacak. 12. yüzyılda bir balıkçı kasabası olarak kurulan Amsterdam, bugünkü yapısına büyük oranda Hollanda’nın altın çağı olarak adlandırılan 17. yüzyılda ulaştı. Zaten binaların pek çoğunun üzerinde ‘ANNO’ ibaresiyle birlikte, 1600′lerden kalma bir tarih yazıyor ve bu da şehir merkezindeki neredeyse her sokakta, 400 yıllık binaların arasında yürüdüğünü insana hatırlatıyor. Amsterdam Üniversitesi de bu dönemde, 1632′de kurulmuş. MÜZE KAÇAMAĞI Pek çok farklı müzeye sahip olan Amsterdam’ın en önemli iki müzesi aynı yerde, Museumplein’da yer alıyor. 2003 yılında restorasyon çalışmalarına başlanan ve 2010′a kadar bu yüzden ancak seçme bir koleksiyonla seyirci karşısına çıkacak Rijksmuseum’da, Rembrandt’ın Gece Bekçisi tablosunun yanı sıra Vermeer’in çeşitli tabloları da sergileniyor. Ancak bu ressamlara meraklı olanların iki saat mesafedeki Lahey’e gidip orada bulunan müzelerdeki koleksiyonları ziyaret etmeleri daha doğru olur. Van Gogh Müzesi ise şu anda Amsterdam’ın en ilginç sergilerine ev sahipliği yapıyor. Van Gogh’un yaptığı resimlerin neredeyse tamamını görebileceğiniz Van Gogh Müzesi’nde eylül sonuna dek ‘Barcelona 1900′ isimli bir sergi var. Ayrıca Nazi işgali sırasında kendini askerlerden gizleyen Musevi kızı Anne Frank’ın evini ziyaret etmekte de fayda var. Hollandalılar Nazilere teslim etmiş, toplama kampına gönderilen 15 yaşındaki Frank burada ölmüştü. CAZ KARARGÂHI 1973 yılında kurulan ve Amsterdam’daki emprovize müzik ve caz meraklıları için bir buluşma noktasına dönüşen Bimhuis geçtiğimiz yıllarda Piet Heinkade’deki yeni binasına taşındı. Sahnenin arkasındaki dev pencereden Amsterdam’ın gece manzarasının tadını çıkarabileceğiniz bir yer burası.Yaşayan en parlak gitaristlerden Bill Frisell de dünyadaki en iyi caz kulübünün ‘Bimhuis’ olduğunu söylemişti. SAHAFLAR VE KALVERSTRAAT Spui’nin çok yakınındaki Kalverstraat ise, şehrin en güzel İngilizce kitapçısı American Book Store kadar en güzel mağazaları da içinde barındıran bir sokak.. Burada mücevher, kıyafet, oyuncak ve cep telefonu alanında en büyük markaların dükkanları yan yana dizilerek şehrin simgesi Dam’dan bir diğer uçtaki Munt Meydanı’na kadar devam ediyor. Art Deco tarzı olağanüstü sinema binası Pathe Tuschinski de, 1921′de inşa edilmiş muhteşem bir sinemada film izlemek isteyenler için ilginç olabilir. Şehirde bir metro sistemi bulunmakla birlikte ulaşım için insanlar en çok bisikleti ve tramvayı tercih ediyor. Amsterdam’ın her sokağına girip çıkan tramvaylarla hem belki hiç uğramayacağınız bölgeleri görmek, hem de hızlıca istediğiniz yere gitmek mümkün.
Aman Allahım bu diziyi öyle zevkle izliyorumki,nadir izlediğim diziler var zaten YAPRAK DÖKÜMÜ de o dizilerden bir tanesi…..Reşat Nuri Güntekin ‘in eserinden uyarlanılarak yapılmış harika ötesi bir dizi (bence)..Başrollerinde daha öncede baba evinden zevkle izlediğim rolü de üstüne cuk diye oturmuş Halil Ergün,taaaaa onu ferhunde hanımlardanda takip ettiğim suzi (Güven hokna) Bennu yıldırımlar ve daha nice usta sanatçıların rol aldığı bu dizi beni acayip etkiledi…Hikayemi desem, başarıyla oynanmış rollermi desem,yoksa beni başka alemlere götüren müziklerimi desem…..(Haa, bu arada dizinin arasında hüzünlü sahnelerde çalan keman ağırlıklı müzik hakkında bilgisi olan bildirsin bana lütfen)…Nedense içimde hep; buruk bir baba sevgisi eksikliğinden olsa gerek Halil Ergün’ün çocuklarına olan bağlılığı belkide bu dizide beni etkileyen yön…..Sonuç ne olursa olsun ben her çarşambayı iple çekiyorum….ve gelişmeleride çok merak ettiğim için Reşat Nuri Güntekin’in Kitabını okumayacağım şimdilik….
Mallarco,mallarco duy sesimi en kısa zamanda gelmek istiyorum oralara….Mallorca havaalanına indiğinizde gözünüze ilk çarpan Almanca tabelalar. Çıkış tabelası bile Almanca, yani “Ausgang.”
Mallorca’da Almancanızı ileri götürebilir, pratik yapabilirsiniz. Adadaki ve dünyadaki gelişmeleri Mallorca Zeitung gazetesinden takip edebilirsiniz. Herhangi bir otel lobisinde bulduğunuz emlak rehberinden kendinize bir ev satın alabilir ve buraya yerleşebilirsiniz. Neden mi? E her şehrin, her yörenin bir özelliği var. Las Vegas’a giden kumar oynuyor, Amsterdam’a giden coffee shop’ta takılıyor, Moskova malum, ‘milli destination.’ Mallorca’da da adet ev almak..
Michael Douglas da buraya takılan ünlü isimlerden biri. Bir evi ve bir de restoranı var. Buradaki kültür merkezinde Mallorca’yı öven bir film çekmiş, adayı anlatıyor. Sonra restorana geçip yemek yiyorsunuz. Morina balığı bölgenin spesiyalitesi ama çatal bıçak Türkiye’den. Hisar marka. Mallarco’da Almanca katalanca ve ispanyolca dil konuşuluyor…Hep nedenini bilmediğim bi şekilde İSPANYA hayranı oldum umarım en kısa zamanda gidip görürüm bu hevesimide atarım üstümden…
View My Stats YASAL UYARI
Buradaki bilgiler tavsiye olup tedavi amaçlı değildir.
Uygulamaların sorumluluğu site sahibine ait değildir.
Sağlık sorunlarınız için mutlaka bir hekime danışınız